BUKET ŞAHİN

Journey of Photo Documentary in Shaman Worlds

 

 

Buket's "F" Stop
NEW YORK / ISTANBUL

United States

 

 

  Röportaj & Fotoğraflar:

Buket Şahin

 

 

New York - İstanbul hattinda 2001-2005 arasi yaptigim röportajlar 

(farklI medya venue'lerde yayInlanmIştIr)

  • MEVLUT AKKAYA..."BİR SİNEMACI

  • İlhan BERK ...“Bİr ŞAİR

  • Şİrİn DEVRİM  Bİr Tİyatrocu

  • Burhan DOĞANÇAY ... “Bİr Ressam

  • Ayşegül DURAKOĞLU ... “Bİr Piyanİst

  • Pelİn ESMER ... “Bİr Belgeselcİ

  • Peter HRİSTOFF ... “Bir OsmanlI

  • Güngör MİMAROĞLU "Bİr Kültür ElçİSİ"

  • İlhan MİMAROĞLU ...“Bİr Bestecİ

  • Erdal ÖZ ...“Bİr Öykücü ve YAYINCI

  • Dr Mehmet ÖZ  ...“Bİr Kalp

  • Bülent ORTAÇGİL Bİr Gİtar

  • Osman ŞAHİN ...“Bİr Öykücü

  • Orhan TAYLAN ...“Bİr Ressam

  • Buket UZUNER ... “Bİr RomancI

  

 


 

 

Bir Besteci: İLHAN MİMAROĞLU

 

Buket Şahin: 1945'ten baslayarak müzik elestirmenligi ve radyo programciligi alanlarindaki ugraslarinizin yani sira besteciliginizi de gelistirerek, 1955 yilinda Rockefeller Vakfi'nin çagrilisi olarak geldiginiz Columbia Üniversitesi'nde Paul Henry Lang'la müzikoloji ve Douglas Moore'la bestecilik alanlarinda çalistiniz. 1970'ler boyunca yedi yil süreyle New York'un WBAI radyo istasyonunda politik ve toplumsal konulara agirlik veren elektronik müzik programlari hazirladiniz. 50 senedir NY ta yasiyorsunuz ve kendi deyiminizle “sigara yasagi fasizmi” yüzünden 10 seneyi askin bir süredir de Istanbul’a gitmediniz. En çok neyi özlediniz Istanbul’a dair?

foto: Buket Sahin

Ilhan Mimaroglu : Kent özlemi yoksa da bende, Istanbul özlemiyle ilgili sorunuz açisindan ancak, Istanbul da geçirdigim çocukluk ve ilk gençlik yillarimi özledigimi söyleyebilirim.

Ne ki, geçmise dönmenin olanaksizligi nedeniyle, bos bir yanit bu.

 

Istanbul’un, dünyanin en güzel kenti oldugu kanisindayim. Istanbul’a karsit olarak, New York’tan “Hudson kiyisindaki Cemiskezek” diye söz ediyorum çogu kez.

 

Uçaklardaki sigara yasagi, kisa süreler için de olsa, Istanbul’a gelip gitmemi engelliyor.

 

“Ispanya Iç Savasinda Fasizme karsi savasanlarin ikinci silahi sigaraydi” demisti George Orwell. Bu gidisle, sigara yasagi fasistlerine karsi birinci silahimi elde edip kullanmak zorunda mi kalacagim?


 

Bir Kültür Elçisi: GÜNGÖR MİMAROĞLU

 

BUKET ŞAHİN: Çek Cumhuriyeti filmlerinin Kuzey Amerika dagitimcisi bir is kadini olmakla birlikte, katilimci toplum teorisinin ödünsüz savunucularindansiniz.

 

Uluslararasi Af Örgütü ve Amerikan Sivil Özgürlükler Sendikasinin da bir üyesi olarak, günümüz Türkiyesindeki kadin haklarina dair söylemek istedikleriniz…

Me & GM - Foto by Irfan Akdag

Güngör Mimaroglu: "Kadin Haklari" konusu sadece Türkiye’nin degil, dünyanin sorunudur. Dünya Kadinlar Günü’nde yaptigim konusmada belirttigim gibi, bu sorun çözümlenmedikçe bu gün bir bayram olarak kutlanmamali. Bugün hala 135 milyon kadin sünnet edilmisse yeryüzünde, ABD delegesi Pekin konferansindan 10 yil sonra ‘kadinin kürtaj hakki fundamental sorun degildir’ derse, BBC televizyonunda her yil Ingiltere’de etnik gruplar içinde (12 Nisan 2005 – aksam haberleri) 5000 kadin aile namusunu kirlettikleri için yakinlari tarafindan kurban ediliyorsa Kadin Haklari konusunda kaplumbaga yavasligi ve karinca adimlari büyüklügünde bir ilerlemeden söz edebiliriz. Egitim ve ekonomik bagimsizlik yeterli degil, bana kalirsa kadinin bilinçlenmesi, bilinçlendirilmesi ön plana alinmali. Farkli ve özel bir egitim sistemi de bu sorunun çözümlenmesini saglayabilir.

Nitekim Türkiye, 1940-46 yilari arasinda bunun çok iyi bir örnegini sergilemistir. O dönemde, kirsal alandan gelmis olmalarina ragmen, Köy Enstitülerinden yetisen kadinlar, erkeklerle toplumsal alanda ayni durumdaydi. Bunun nedeni Köy Enstitülerinde uygulanan, Türkiye’nin tez elden kadiniyla erkegiyle çagdas uygarligi yakalamasi için ülkenin bagrindan çikan, o günün sartlarina uygun yepyeni bir egitim sisteminin uygulanmasiydi. Köy Enstitüleri kapatilmamis olsaydi, bugün Türkiye’de kadin haklari konusu da tarihe karismis olurdu. Bu konuda söyleyeceklerimi Köy Enstitüsü’nden yetismis olan degerli egitimci Pakize Türkoglu’nun sözleriyle bitirmek isterim:

 

“ Köy Enstitüleri programi çok yönlü bir programdi. Kadin egitimi açisindan baktigimiz zaman, kadinlar için ayri bir program yerine tüm ögrencileri kapsayan ve ortami zenginlestiren bir program görüyoruz. Giyimimizle, kusamimizla modern kizlar olduk. Daha birinci sinifta bisiklete, kayaga binmeyi, motor ve dikis makinasi kullanmayi kolayca ögrendim.”


Bir “Tiyatrocu” ŞİRİN DEVRİM

 

BUKET ŞAHİN: Aristokrat bir aileden geliyorsunuz: Sakir PaŞa’nin torunu; Ressam Fahrelnisa Zeid & Yazar Izzet Melih Devrim'in kizlari; Ressam Nejat Devrim’in kizkardesisiniz. Aliye Berger teyzeniz; Halikarnas Balikçisi dayiniz; Füreya Koral ise kuzeniniz... Genç Türkiye’nin sosyal ve sanat yasaminda “ilk” lere imzasini atan bir ailenin üyesi olarak sizi en çok etkileyen “3 Kisi” ve “3 Olay” nedir?

 

Sirin Devrim: Beni en cok etkileyen 3 kisi: Annem Fahrelnisa Zeid; Babam yazar Izzet Melih Devrim ve Türk tiyatrosunun kurucusu Muhsin Ertugrul’dur.

Sirin Devrim's House in NY, foto by Buket Sahin

Annem her zaman yaninda defter kalem bulundurur nerede olursa olsun birseyler çizerdi. Atölyesinde saatlerce resim yapardi. Resim yapmak annem için nefes almak kadar önemliydi. Güzelligi, sikligiyla ün salmis, iki kere evlenmis, üç çocuk sahibi olmus, Berlin ve Londra sefireligi yaparken misafirperverligiyle ün salmis olmasina ragmen SANAT’i annem için herseyden önemliydi.

Fecriati yazarlarindan babam Izzet Melih Devrim’i hep büyük yazi masasinda yazi yaziyor veya koltukta kitap okuyor görürdüm. Annem resime, babam edebiyata önem verirdi. Yazihanesi yazdigi kitaplar ve ona atfedilmis ünlü Türk ve Fransiz yazarlarin kitaplariyla doluydu. Ben iki kitap yazabildimse eminim bunda babamin etkisi oldu.

foto by Buket Sahin

Benim tiyatro hayatimi etkileyen Muhsin Ertugrul’dur. Bana olan güveni, Sehir Tiyatrolarinda bir sürü piyes sahneye koymami ve önemli roller oynamami sagladi. Muhsin Hoca “Sen yaparsin!” dedi mi, en güç durumlarin üstesinden gelirdim. Tiyatrodaki basarimi Muhsin Ertugrul’a borçluyum..

 

***

 

Beni etkileyen üç olaydan biri 13 Temmuz 1958'de oldu. Amerika'da Court tiyatrosunda Charlie Morgan’in “Nehir Hatlari” oyununun provasi gecenin geç saatlerine kadar sürmüstü. Yorgunluktan bitap eve gelip kendimi yataga attim. Ertesi sabah 14 Temmuz 1958 erkenden beni camima vurarak uyandirdilar ve korkunç haberi verdiler. Irak'ta askeri darbe olmus, bütün Kral ailesini katletmislerdi. Üvey babamin ailesi olan bu aileyi yakindan tanimis, üç kere Bagdat’ta bulundugum siralarda kendi ailem gibi benimsemistim. Mahvoldum. O gece gözlerim aglamaktan kan çanagi bir halde rolümü oynadim. Ingilizce “the show must go on” (sov devam etmeli) derler. Ne dogru! Ne olursa olsun oyun devam eder…

 

Ikinci olay; 1964 Subat'inda bir Pazar günü Derendelioglu’nun baskani oldugu komünizmle mücadele derneginden bir grup “.. Komünist Brecht’in piyesi nasil Sehir tiyatrosunda oynar” diye Tepebasi tiyatrosunda oynayan “Sezüan’in Iyi Insani” oyununu bastilar, sahneye çikip oyunu durdurdular, hatta makyaj odalarina bile girdiler. Bunu duyunca tepem fena halde atti. O ara sikiyönetim vardi. Ertesi sabah bir grup arkadas ve gazeteci ile sikiyönetim kumandanina gittik. Cemal Tural Pasa’ydi. Heyecanla tiyatroda olan olayi kendisine anlattim. Pasa tiyatroya kamyon dolu Mehmetçik yolladi. Mehmetçikler tiyatroyu sardilar ve oyunun olaysiz devam etmesini sagladilar. Yasasin Pasa!

 

Üçüncü olay ise: 1965’de genel seçimlerde Adalet Partisi tek basina iktidara geçmisti. Belediye Baskanligina AP’li Fahri Atabey seçildi. Muhsin Ertugrul yeni baskan ile anlasamadi ve istifa etti. Hocamin istifa etmesi daha dogrusu tiyatrodan uzaklastirilmasini protesto etmek için 1966'da Sehir Tiyatrolarindan istifa ettim. En sevdigim isim ve müesseseden aglayarak ayrildim ve yeni bir hayat kurmak üzere tekrar Amerika’ya geldim. Bu sefer, Amerika’da bir sürü tiyatrolarda oynamak firsati oldu, ayrica 3 ünlü üniversite de tiyatro profesörlügü yaptim ve 1970'de Milwaukee Repertuar tiyatrosunda “Medeo” yu oynarken kocam Robert Trainer’i tanidim. 32 senedir mutlu bir evlilik sürdürüyoruz. Babam hep “hayat iyi ve kötü tesadüflerden ibarettir” derdi. Ne dogru!

                                                                                               

BUKET ŞAHİN: Irak Krali Faysalin agabeyi olan üvey babasindan bahsederken soruyorum: “Bagdat’a özellikle Amerika isgalinden sonra yeniden gitmeyi düsünür müydünüz?” kararlilikla “Hayir” diyor “...Özellikle Bush'larin yaptiklari kiyimdan sonra hiç istemem, ne kadar üzülüyorum bilemezsin..!” Evi Birlesmis Milletler binasina sadece 5 dakikalik mesafede olan Sirin hanim pencereden BM binasini göstererek, “…çok gittim elimde pankartlarla isgali protesto etmek için..” diye devam ediyor..

 

Ayrilirken su mesaji fisildiyor 14 sene sonra Istanbul’a dönecegimi söyledigimde... “…dönün, geç kalmayin ve her zaman tünelin ucundaki isigi düsünün. Yilmayin!”

 


 

Bir Ressam: BURHAN DOĞANÇAY

 

BUKET ŞAHİN: Kent duvarlarinin sizin için özel bir anlami var;

 “…toplumsal, siyasal ve ekonomik degisimde yansiyan zamanin geçtigini bize gösterirler ve anlatirlar. Ayrica hava kosullarinin saldirilarina ve insanlarin biraktigi izlere de taniklik ederler. Kent duvarlarini insan deneyimi için anit yapan budur...” diyorsunuz bir söylesinizde.

“Bir gezgin”, “Bir duvar sanatçisi” sifatiyla gezdiginiz 113 ülkenin duvarlarini objektifinizle karelediniz. 40 yil NY ta yasadiktan sonra Istanbul'a döndünüz ve Beyoglu’nda "Dogançay" müzesini açtiniz. Nedir Okyanusun iki yakasinda yer alan bu iki kültür kentinin duvarlarinin ortak yanlari?

 

Burhan Dogançay: Kent duvarlari adeta toplumun bir aynasidir. O toplumun sosyal, ekonomik, politik v.s. v.s. durumunu, orada yasayan kisilerin her türlü his ve düsünüslerini bize söyler,gösterir.

 

a- Duvarlarda o memleketin iç problemleri

 

b- Dünyadaki önemli olaylara ait sloganlar (karsi olanlar ve tasvip edenler, Irak savasi ve Vietnam savasi v.s. gibi)

c-Dünyanin her tarafinda gördügümüz ve ayni olan isaretler, sloganlar: Bunlar, sulh, kalp, ask, sex gibi. Insanlarin iç dünyasinin ve hislerini anlatan grafitilerdir. Her yerde kendi lisaninda. Ali Ayse'yi seviyor, degismiyor.

 

d- Bol bol her türlü afis

 

New York duvarlarinda en çok göreceginiz slogan, yazi: afis yapistirmak yasaktir. POST NO BILLS'dir.

Istanbul'da : Buraya cöp dökmeyin. Çöp döken.......dir.


 

 

Bir Piyanist: AYŞEGÜL KUŞ DURAKOĞLU

 

BUKET ŞAHİN: 20 yil önce Türk Hükümetinin bursuyla ABD’ne gelerek Julliard’da Adele Marcus & Gyorgy Sandor ile Master; New York Üniversitesi'nde Haimovsky ile Doktora egitimini tamamlayarak ögretim üyeligine hak kazandin. Amerika, Rusya ve Türkiye’de verdigin konserler büyük yankilar uyandirirken; New York Konserleri Dergisi tarafindan Mozart yorumundaki berraklik ve stilistlik yaklasiminla üstün yetenekli olarak degerlendirildin. ‘98’de kurdugun “Musica Mundana” toplulugu ile ABD’nin çesitli sanat merkezlerinde çalismalarini sürdürmektesin. Bir oda müzigi olan “Musica Mundana” dan bahseder misin?

Aysegül Kus Durakoglu: Üyelerinin Amerikali müzisyenlerden olustugu “Musica Mundana” ile her sene belli bir tema altinda konser projeleri yapiyor ve seslendiriyoruz. Bu temanin içinde yeni, eski , dogu ve batiyi biraraya getirip sunmaya çalisiyoruz. Geçen yil, Cumhuriyet’in 80. Yildönümü nedeni ile çesitli kusaklardan olusan Türk Bestecilerinin eserlerini, New York Merkin Hall’de seslendirdik. Çogunlugu Amerikali izleyicilerden olusan dinleyici tarafindan çok iyi elestiriler aldik. Amacimiz bu konserin CD’sini çikartip, tüm sanat merkezlerine ve kuruluslarina dagitmak.

 

Geçen semester, Stevens Üniversitesi'nin “Türk ve Ortadogu Çalismalari” bölümünde “Dogu Akdeniz & Türk Müzigi” dersleri vermeye basladin… Klasik Bati Müzigi egitimi alan bir konser piyanisti olarak nasil bir hazirlanma sürecinden geçtin?

 

AKD: Klasik Bati Müzigi ve Türk Müzigi arasinda uçurumlar ve büyük meseleler olan ülkemde; Klasik Bati Müzigi ile yogrulmus bir müzisyen olarak, birgün ABD’de Türk Müzigini ögretmek aklimin ucundan geçmezdi. ABD’de uzun süredir çagdas Türk Bestecileri ile ilgili çok program yaptim ve konferanslar verdim. Türk Bestecilerinin de esinlendigi, arastridigi ve eserlerinde kullandiklari Türk Halk ve Sanat müziginin derinliklerine inmek ve bu bilgileri Amerika’li ögrencilere ögretmek çok heyecan verici. Ama herhalde en heyecanli ögrenci benim. Aristoteles’in dedigi gibi, “en iyi ögrenme yolu ögretmekmis.” Ben de ögretirken ögreniyorum.

 

BUKET ŞAHİN: Türkiye’deki müzik etkinliklerini uzaktan nasil degerlendiriyorsun?

 

AKD: Türkiye’deki müzik etkinlikleri çok heyecan verici. Ne zaman gazete, internet ve magazinlerden izlesem; “keske bende orada olsam ve bunlari izlesem” diye geçiriyorum içimden (ayni etkinlikler burada da oldugu halde). Türkiye de çalmaya gelince…insanin unutamadigi ilk aski ile tekrar beraber olmasi gibi birsey.


 

Bir Sinemacı: MEVLUT AKKAYA

 

BUKET ŞAHİN: Geçen Aralik ayi bir aksam geceyarisina dogru Sevgili Mevlut’e rastliyorum 42. sokagin en mesgul subway girisinde “…erken çiktim bugün isten” diyor... Kendi kurdugu Digital Film Akademisi'nin bir iki sokak ilerisindeyiz.. yüzü isil isil. Birkaç gün önce “Sundance” festivalini anlatiyor heyecanla..

 

Son iki ay icindeki bu “söylesi” sürecinde Mevlüt; New York / Hong Kong / Nurnberg / Istanbul / New York & Los Angeles hattinda mekik dokuyor. Her bir gezisi sinema kokuyor!

 

Bu sene 7.si düzenlenecek New York Türk Film Festivalinin mimari ve koordinatörüsün... Moon and Stars Project’in kurulusunun ve MayFest’in gerçek öyküsünün en yakin taniklarindansin.

opening of New York Turkish Film Festival, Oct. 2005

20.yüzyil sinemasini içeren bir "Dünya Film Festivali" organize ettigini düsün…!

 

Hangi filmlerin ilk defa gösterilmesini isterdin bu festivalde?

Hangi yönetmenler davet edilirdi?

Hangi filmler Mevlut’un ilk "10" listesine girerdi?...

Mevlüt Akkaya: Bu çok zor, tuzak bir soru! Eger unuttugum yönetmenler olursa ki olacaktir; eminim öldülerse, ruhlari ölmedilerse kendileri kovalar beni..! Ilk aklima gelen Tarkovski’nin Solaris filmi; sonra Kurisowa’nin Rashamon; Bergman’in Persona’si var... Tabii en sevdigim ve her seyrettigimde yeni ipuçlari buldugum Orson Welles’in "Citizen Kane" filmi var... Hala anlamakta zorluk çekiyorum, nasil bir insan henüz 25 yasindayken böyle bir film yapabilir. Benim için her yönüyle bir film okulu niteliginde bu film. Ögrencilerime sik sik gösterdigim. Bir sahnesinde sadece isik teknigiyle ayni anda 3 farkli frame’i gösterebiliyor... Bir çigir açti bu film ve aslinda pek birseyin de degismedigini söyleyebilirim. Sonra Charlie Chaplin geliyor aklima. Bence, dünyanin en aci, en ciddi, son derece entellektüel ve ayni zamanda politik açidan global olabilen bir yönetmeni. Türk sinemasindan ise üç usta yönetmeni; Metin Erksan, Lütfü Akad ve Yilmaz Güney’i ayni masada sinemayi konusurken görmeyi isterdim…

 

Gora ve Vizontele gibi gise rekorlari kiran filmlerin Türk seyircisini çekerek Türk film endüstrisine yatirimcilari çekmesi çok önemli bir gelisme. Son yillarda en sevdigim iki filmden biri Ugur Yücel’in Yazi Tura filmidir. Büyük bir risk alinarak yapildi fakat sinemamiza çok degerli bir yönetmen kazandirdi; digeri ise son derece saf ve temiz bir dili yansitan Ahmet Ulucay’in Karpuz Kabugundan Gemiler Yapmak filmi oldu.

 

Festivalden Festivale kosuyorsun. Son yillarda gerek yapimci (Sundance; Cannes); gerek jüri üyesi (Nürnberg); gerek dagitimci, gerek festival koordinatörü (New York Türk Film Festivali; New York Brezilya Filmleri Festivali) sifatiyla olsun, bu festivallerin bir degerlendirmesini yapar misin?

 

MA: En sevdigim festivaller; tüm çilginligiyla Cannes, sonra Venedik ve Berlin Film festivalleri geliyor. Her birinin kalitesi seneden seneye degisebiliyor.

 

BUKET ŞAHİN: New York’un en iyi film okulu seçilen "Digital film Academy" nin iki kurucusundan birisisin…

 

MA: Evet, okul dört sene içinde çok büyüdü. Ileride Hong Kong ve Londra’da sube açmayi düsünüyoruz. Güzel projelere imza atan çok mutlu ögrenciler yetistirdik. Eski ögrencilerimden sik sik "sizden çok sey ögrendik" notlari aliyorum. Tüm bu gelismelere karsin zorlu ve zaman alici okul yöneticiligi beni sinemadan uzaklastirdi. Sinemaya geri dönmek istiyorum…!

 

BUKET ŞAHİN: Türk sinemasinin göstergeleri (imge-simge-düs) ve göndermeleri (çagrisimlar-referanslar) olmayan bir sinema oldugu sorgulamasina katiliyor musun ?

 

Bu sorunun yanitini alamiyorum, zira Mevlut’un Los Angeles’taki çekimler arasindaki yemek molasinda telefonla yapiyoruz bu görüsmeyi ve Mevlut’un tüm içtenligiyle devam etmek istemesine ragmen suçluluk duygusuyla "afiyet olsun" diyerek kapatiyorum bu telefonu. Yakinda Shanghay’a diger bir film etkinligine gidecegini belirtiyor kapatirken…

 

Bir “Osmanlı” :PETER HRISTOFF

 

BUKET ŞAHİN: '58 Istanbul dogumlusunuz ve 40 yildir New York'tasiniz... Bulgar kökenli olan ve yillarca Istanbul'da yasayan dedeniz Osmanli ressami Peter Dimiter'la yillar sonra Paris'teki atölyesinde birlikte resim çalismalari yaptiniz. Nitekim, '89 da yaptiginiz "Bogaziçi" baslikli resminizde bir manzara ressami olan dedenizin izlerini görmek mümkün... Dedenizin baski sanatini ögrettigi Ali Sami Boyar ile daha sonra genç Cumhuriyet’in ilk posta pullarinin ve kâgit paralarinin tasariminda birlikte çalistiklarini biliyoruz. Üçüncü kusak bir ressam olarak dedenizi nasil anlatirdiniz?

 

Peter Hristoff: Dedem yasaminin son gününe kadar yasadigi Paris’e tasinmadan önce yaklasik 34 yil Türkiye’de resim çalismalari yapti. Resimlerinden de görülecegi gibi, çok yetenekli bir ressam olmasinin ötesinde, çok duyarli ve yönlü bir insandi dedem - duygu ve tutku insaniydi. Politik ve sosyal yönden çok güçlü bir adalet duygusuna sahipti. Ilk resim ögretmenim de olan dedem Dimitri Hristoff; bir Bulgar, bir Osmanli, bir Fransiz ve Amerikayi seven bir dünya insaniydi.

BUKET ŞAHİN: 2000 yili askin bir tarihi yansitan fakat kaybolmaya yüz tutmus geleneksel Iznik çinilerinin ilk Amerika sergisinin kuratörlügünü yaptiniz. Iznik vakfi atölyelerinde can bulan eserlerin sergilenmesinde 50'yi askin eser ile Metropolitan Museum of Art'dan ödünç alinan çiniler ögretim görevlisi olarak çalistiginiz School of Visual Arts'da sergilendi ve büyük bir ilgiyle izlendi...

 

“…Rüstem Pasa Camisinin bahçesinde, Iznik çinilerine olan ilgim bir tutkuya dönüstü. Caminin iç güzelligi mükemmel bir ahengle dengelenmis mimari ve ornamentasyonun füzyonunu disavursa da, girisini kucaklayan duvarlar beni bambaska etkiledi. Kolajlanmis, karmakarisik bir sekilde yamalanmis kaldirim taslarinda, muhtesem Osmanli tarihini daha iyi duyumsadim ve herbiri anonim kalmis her çini sanatçisina bir özel bag hissettim.." diyorsunuz... Bati sanati gelenegini Osmanli ve Islam Sanat gelenegiyle karsilastirdigimizda en öne çeken unsurlar nelerdir?

PH: Bati sanati soyluluk; kisisellik, avantgardlik ve orijinallik konseptleri üzerine konsantre olmustur. Her ne kadar Bati ve Osmanli Sanati arasinda benzerlikler (parallellikler) varsa da; “dogulu ” – ki bu baglamda Osmanli sanatçilarinin hem dini hemde popülerizmden esinlenme farkliligi olarak algiliyorum. Yani, bir sanatçinin anonimligiyle romantiklestirilmis komün sanatçi arasindaki farkinin irdelenmesi gerekmektedir.

 

Bir Kalp: MEHMET OZ

BUKET ŞAHİN: “People” dergisinin geleneksel “The Most Beautiful 100 People – Dünyanin en güzel 100 Insani” ozel sayisinda “Most Handsome Doctor - En Yakisikli Doktor” sayfasinda görünce resmini, Amerikali Türk bir kadin olarak kalb’im atiyor gururlanarak…!

 

Elif Safak’in tabiriyle; gönül erbabi, sanat asigi, açik fikirli Kalb’ini Istanbul’da birakmis Mayis Festivalinin gönüllü çalisanlarindan biri olarak son sorumu kendisine yöneltiyorum:

 

Bir New York'lu olarak Mehmet Oz'un Kalb'i nasil atar Istanbul'da?

Mehmet Öz: … Istanbul'da kalb’im geçmisle gelecek arasindaki köprüye giden bir yolu hissediyor. Gerçek ise bu dogal güzelligin verdigi gerilim ile içimdeki metronomu titrestiren seslerin tam ortasinda. Iste bu metronom benim atan kalb’im…

...

Buketin özel notu: Son iki senedir yönetim kurulu üyesi olmakla övündügüm “Moon and Stars Project” adli Türk Kültür ve Sanat Vakfi tarafindan bu sene 7.si gerçeklestirilen “MayFest – Mayis Festivali” kapsamindaki “40 Istasyon / New York” sergisinde yeralan yukaridaki sanatçilara “özel” bir tesekkürü borç bilirim…

...


 

Bir Oykucu Baba: OSMAN SAHIN

Yasar Kemal'in “Bana on Türk öyküsü seç deselerdi, birini “Kirmizi Yel” seçerdim” dedigi ilk öykü kitabi “Kirmizi Yel” den günümüze yazdigi tüm öykülerinde, Güneydogu Anadolu ile Toros yöresi insanlarinin gizemli dünyalarini yazan, bu temayi isleyen Zügürt Aga, Avci, Kibar Feyzo gibi ünlü filmlerin öykücüsü olan ve son olarak ta Yunus Nadi Öykü Ödülünü kazanan, öykücü Osman Sahin Öykülü Geceler Portreler sayfasinin ozel konuguydu...
Kendisiyle son aldigi ödülden filmlerine, KöyEnstitülerinden öykülerindeki kadin temasina kadar pek çok konuyu konustuk…

Öykülü Geceler (ÖG): Ölüm oyunlari adli öykü kitabiniz, bu yil Yunus Nadi Öykü ödülünü kazandi ve Türk basininda hakli bir yanki uyandirdi. Bireysel basvurunuz olmaksizin, yayinevinizin sizi aday gösterdigi ve ikinci kez çok az yazara naip olan "Yunus Nadi Öykü Ödülü"nden kisaca söz eder misiniz?


Osman Sahin (OS): Yunus Nadi Ödülleri, 80 yillik Cumhuriyet tarihimizin en eski, kurumlasmis ödüllerinden biridir. 57 yildan beri veriliyor. Gelenekleri olan bir ödüldür. 52 yillik bir Cumhuriyet okuruyum. Hem Cumhuriyet gazetesinin, hem de bu ödülün benim yasamimda apayri bir yeri vardir. Atatürk'ün yakin arkadasi Yunus Nadi'nin adini tasiyan bu ödülün bana ikinci kez verilmis olmasindan sonsuz mutluyum.

ÖG: Türk Sinemasinda, 1970'lerden sonra eserleri ve senaryolari en çok filme çekilen Türk yazarlardan birisiniz. Sinemaya yaptiginiz katkilardan ötürü, 1997'de IX. Ankara Uluslararasi Film Festivalinde "Aziz Nesin Emek Ödülü" ile yine 1999 yilinda, 36. Antalya Altin Portakal Film Festivali'nde "Yasam Boyu Altin Portakal Onur Ödülü" ile onurlandirildiniz. Edebiyat ve Sinema iliskisi üzerine neler söylemek istersiniz? Sinemaya uyarlanan 22 öykünüz ve degisik senaryolariniz içinde, renginizi en çok buldugunuz filmler ve yönetmenler hangileri?

OS: Bizde ve dünyada, edebiyatla sinemanin en az yüz yillik bir kardesligi vardir. Sinema hep edebiyattan yararlanmistir. Edebiyatin anlatim araci "sözcük"lerdir. Sinemanin anlatim araci ise "görüntü"dür. Sinema, kamerayi kalem gibi kullanir. Yönetmen, yaratilmis bir edebiyat eserinin üstüne bina eder yapitini. Sinema, her zaman edebiyatin "sözcük"lerine gereksinim duyar. Bir filmin yaratilmasinda enaz 150-200 kisi çalisir. Kollektif, ortak bir çalismanin ürünüdür film. Ama yönetmenin adiyla anilir. Edebiyat ise, bir yazarin tek basina yarattigi sanat dalidir. Mesela günümüzde çok bilinen Zügürt Aga, Kibar Feyzo gibi filmlerin benim hikayelerim oldugunu çok az kisi bilir. Bir edebiyat yapitinin sinemaya uyarlanmasi demek, o yapitin sinema sanatinin içinde eritilmesi demektir. Edebiyatla sinema arasindaki tek benzerlik, iki sanat dalinin da ele aldiklari konulari, malzemeleri yeniden kotarmak, yaratmak konusundaki özgürlükleridir. Ikisi de insan ruhunun derinliklerine seslenirler, insan ruhunu zenginlestirirler. En begendigim filmlerime gelince; Serif Gören'in çektigi Derman, Tomruk, Kurbagalar, Kan, Firar; Erden Kiral'in çektigi Ayna, Avci; Atif Yilmaz'in çektigi Kibar Feyzo, Adak; Yavuz Turgul'un çektigi Zügürt Aga; Bilge Olgaç'in çektigi Gülüsan, Ipekçe filmleridir.Bu filmlerin yönetmenleri de dogal olarak begendigim yönetmenlerdir.

ÖG: Yönetmen Erden Kiral tarafindan 1998 yilinda filme çekilen, senaryosunu yazdiginiz "Avci" adli öykünüz, sikisan insanin iç dünyasini evrensel boyutlarda veren çarpici bir öykü. "Insan bir ormandir" sözünü dogrularcasina yazilmis gibi. Ormanin, daglarin gizemli derinliklerinde sikisan kadinin bilinçlice iki erkekten öç alisi çok iyi betimlenmis. Sizin öykülerinizin tümünde ezilen kadinlarin mücadeleleri var. Özellikle kirsal kesim kadinlarimizin dramini bu denli öne almanizin, kendi yetisme kosullarinizla bir ilgisi var mi?

OS: Çok güzel bir soru! Kirsal kesim kadinlarimizin sorunlarini öne almamin yetisme kosullarimla ayrilmaz bir iliskisi vardir. Yari feodal bir kültürün içinde büyüdüm. Duygularim öyle gelisti. Ailemde, çevremde ve daha sonra Anadolu'da görev yaptigim her yerde, kadinlarin ikinci sinif insan olduklarini gördüm. Onlar hem kadin, hem ana, hem sevgili, hem de köledirler. Islam dininin yüzlerce yillik dayatmasindan ileri geliyor bu. Kadin her yerde azarlanir, dövülür. Büyük sair Nazim Hikmet'in dizelerindeki "soframizda öküzümüzden sonra gelendir" onlar. Eksik etektirler. Hatta bu dayatmayi kadinlarimiz öyle kabullenmislerdir ki, birbirlerine "kiz eksikli" diye seslenirler. Bu anlayislar günümüzde yeterince kirilabilmis degildir. Bir kusun kanadindan biri olmazsa uçamaz. Toplumlarda öyledir. Çocuklarini, kadinlarini hor gören bir toplum, yüzlerce bes yildizli otelin ortaminda da olsalar, kalkinmis sayilmazlar. Bu yüzden yazdigim her öykü ve senaryoda, kadinlarimizi bu tarihsel ihmaline parmak basiyor, onlari öne almaya çalisiyorum.

ÖG: Ülkemiz egitimi için oldugu kadar, dünya egitim tarihinin en özgün, en yaratici okullarindan olan Köy Enstitülerinin son ögrencilerinden biriydiniz. Köy Enstituleri'nin sizin ve Türk yazinindaki yeri ve önemi hakkinda neler söylemek istersiniz?
OS: Anadolu köylüsü, bizzat kendisi girmistir edebiyata. Bunun en yakin örnegi de benim bir köylü olmamdir. Dilimizin zenginlesmesi, Köy Enstitüsü çikisli yazarlar araciligiyla olmustur. Köy Enstitülü ögretmenler, en ucra köylere kadar dagilarak, dolasarak, halk agzindan sicagi sicagina derledikleri binlerce, yeni, hiç duyulmamis deyim, sözcük ve atasözünü toplayarak, Türk Dil Kurumu'na göndermislerdir. Mahmut Makal'in, Fakir Baykurt'un, Talip Apaydin'in, Ümit Kaftancioglu'nun, Dursun Akçam'in ve kendi yapitlarimda kullandigimiz yerel deyim ve sözcükleri toplasaniz, ciltler dolusu kitaplar olusur. Mesela ben 1961-67 yillari arasinda Malatya Lisesinde beden egitimi ögretmeniyken, hafta sonlari Malatya, Elazig, Tunceli, Maras yöresinde 33 köy hakkinda çok genis folklor arastirmalari yaptim. Her köy için 80 kadar sayfa defter doldurdum. Bugün o defterler elimdedir. O defterlerden derledigim 1644 bulmacanin 688'ini SU KURUSU adiyla 1996 yilinda tamamladim.

ÖG: Son çalismaniz, ünlü yazar Yasar Kemal üzerine. Bize, bu ve bunun disindaki son zamanlarda yaptiginiz çalismalarinizdan sözeder misiniz?

OS: Yasar Kemal, herseyden önce benim dogup büyüdügüm Toroslarla Çukurova'nin yazaridir. Anamin, babamin, halkimin kullandigi dil, Yasar Kemal romanlariyla bütün dünyaya tasinmis, yeniden yaratilmis büyük bir roman dilidir. Bugüne kadar Yasar Kemal'in yapitlari üzerine yirmiye yakin genis oylumlu yazilar yazdim. Röportajlar yaptim. Bu röportajlardan "Yasar Kemal bir Çukurovadir" baslikli olani 1980'de Amerikan Literature dergisinde yayimlanmisti. Simdi çalismalarim bittigi zaman, "Genis Kenarli bir Nehrin Akisi: Yasar Kemal" adiyla yayimlayacagim. Ayrica "Sonuncu Iz" adiyla dokuz öyküden olusan bir öykü kitap dosyam var. "Güney Arisi" adinda bir gençlik romani ile doksana yakin öykümden seçilen onsekiz öykünün yeraldigi bir öykü seçkisi, 2004 yilinin baharinda, Dünya kitapçilik tarafindan, "Zaman Suçlusu' adiyla yayimlanacaktir. 2005'e kadar bunun disinda iki roman, bir de öykü kitabi yayimlayacagim.

ÖG: Öykülü Geceler hakkinda görüslerinizi alabilir miyiz?

OS: Her insan kendi kültürel kimligini; ana dilini koruyarak saglayabilir. Mevlana, yillarca Konya'da yasayip Konya'da oldugu halde, bir tek Türkçe beyit söylememis, ana dili olan Farsça yazmis, söylemistir. Nazim Hikmet, çok iyi Rusça ve Fransiz bildigi halde, her siirini Türkçe yazmistir, Türkçe okumustur. Bu nedenle, dil bir insanin yurdudur. Kendi dili ve kendi kültürü üstünde yükselen bir insan, diger kültürlerle kolayca anlasacaktir. Çünkü kültürler asla birbirlerinin düsmani olamazlar. Bu nedenle. New York'ta yasiyor da olsak, bazi kültür degerlerimizi bilmemizde sayilamayacak kadar yarar vardir. Bu soylu isi bir yildan beri kucaklamaya çalisan, New York'ta çok yararli çalismalar yapan "Öykülü Geceler" ekibini pek çok yazar ve aydin gibi ben de büyük bir dikkat ve saygiyla izliyorum. "Öykülü Geceler" de bugüne kadar tanitilan yazarlarimizin hepsi de çok iyi seçenekler. Ancak böylesi etkinlikleri yalnizca öykü ile sinirlamasak derim. Siir ve roman da katilmali; pek çok sair ve romanci anilabilir. Bu benim kisisel düsüncem tabii. "Öykülü Geceler"i düsünen ve yasama geçiren sevgili Elif Özmenek ile Buket Sahin'i ve diger tüm Öykülü Geceler ekibi üyelerini yürekten kutluyorum. MAYIS/2003

www.osmansahin.com


BIR SAIR: ILHAN BERK

Cumhuriyet gazetesinde yayinlanmistir...

'Uyandırdım Hudson'ı...'

İlk İngilizce kitabı 'Selected Poems'in yayımlanması dolayısıyla Amerika'ya giden İlhan Berk New York üzerine bir şiir yazmak istiyor. "New York üzerine ilk anda aklıma gelen, New Yorkluların zamanı bilmedikleri, kullanmadıkları. Oysa bizim gibi ülkeler için zaman her şeydir. Anladım ki, zaman daha çok yoksul ülkelerin kavramı" diyen şair, ilk Amerika gezisini şu dizeyle değerlendiriyor: "Uyandırdım Hudson'ı, dönüp duran olduğu yerde."

  Üstat Berk 'le en sevdiği şairlerden Walt Whitman 'ın doğum yeri ve New York'un kalbi Manhattan'da tipik öğle telaşındaki bir kafede söyleşiyoruz.

Talat Halman 'ın ''Türk şiirinin 'şimşek' gibi güçlü, 'yaprak' gibi incelikli şairi" olarak tanıttığı İlhan Berk'i 13 yıldır yaşadığım New York'ta tanımak özel bir mutluluk benim için.

- İlk İngilizce kitabınız ''Selected Poems''i yayımlayan Talisman Yayınevi editörü Edward Foster'ın davetlisi olarak ilk kez geldiğiniz Amerika ile ilgili izlenimlerinizi anlatır mısınız?

İLHAN BERK - New York'ta Stevens Institute of Technology 'de bir şiir söyleşisine; New England'daki 'Worchester Polytechnik Insitute' ve 'Toadstool Literature & Arts Center at Peterborough' da da seminerlere katıldım ve şunu gördüm: Bütün Amerikan ve İngiliz şiirinin yatağı New England'mış. Tüm sevdiğim şairler orada yaşamışlar. Worchester'lı şair arkadaşım Laura John Menides , yaşarken unutulmuş şairlerin mezarlarını gezdirdi. Her gün, New England'da yeni bir ölü şair keşfediliyor. Yine Laura'yla, Elizabeth Bishop 'un mezarını ziyaret ettim. Ayrıca, öncü 'Black Mountain Poetry' grubu şairlerinden Lisa Bourbeau, Patricia Fargnoli, Patricia Pruitt, Christopher Sawyer-Laucanno ve Simon Pettet ile tanıştım.




'Grinin en güzel kenti'

- ''Her şairin bir kenti olması gerekir'' diyorsunuz bir söyleşinizde. On günlüğüne geldiği kültür kenti New York'u nasıl anlatır İlhan Berk?

BERK - On günlüğüne vize istedim, on yıllık verdiler. New York üzerine şiir yazmak istiyorum. Şiirin adı da 'New York' ya da 'Çamur Ayaklı Dev' olabilir. New York yeryüzünde grinin en güzel kentidir. Gri beni mutlu etti. New York üzerine ilk anda aklıma gelen, New Yorkluların zamanı bilmedikleri, kullanmadıkları. Oysa bizim gibi ülkeler için zaman her şeydir. Anladım ki, zaman daha çok yoksul ülkelerin kavramı.

- Ece Ayhan'ın ''Çok özgün bir anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse ilginç bir Ankara şiir olayı. Sivil şiir'' diye tanımladığı İkinci Yeni'nin ilk günlerini anlatır mısınız?

BERK - İçinde yaşadığım bu akımın pek çok şeyini ben bile bilmeden yaşadığımı öğreniyorum her gün. Geçenlerde bir TV konuşmasında, Muzaffer Erdost , İkinci Yeni'nin isim babasının ben olduğumu söyledi. Ben bunu bilmiyordum. Ulus gazetesine bu akımın adı sorulduğunda Muzaffer'in yanındaymışım. İlhami Soysal da, gazete bağlanacağı için hemen bir isim vermemi istemiş; ben de, Orhan Veli şiirini düşünerek ''İkinci Yeni'' demişim. Erdost'un çıkardığı Pazar Postası öncülük etti bu harekete. 1953'te o zamana kadar yazdığım şiirlerin tam karşıtı olan ''St. Antoine'ın Güvercinleri'' diye bir şiirim Naim Tirali 'nin Yenilik dergisinde çıktı. Bu şiir o zamana kadar yazdığım bütün şiirlerimin inkârıdır.

Bu arada Cemal Süreya 'nın ''HaHaHa'' şiiri Mülkiye dergisinde çıktı ve Edip Cansever, Turgut Uyar şiirleri devam etti. İkinci Yeni olayında benim asıl yaptığım dili bozmamdır.

Bunda da İncil'in Türkçe çevirisinden esinlendim. Bu aralarda sürrealizme de ilgim vardı, şiirsel dil demek, sürrealizmin büyük eğilimlerinden birini yakalamak demektir ve ben şiiri arayarak buldum, ama şiiri ararken dile de eğildim.




Şiirde anlam...

- Bu anlamda, şiirinizdeki çokanlamlılıktan söz eder misiniz?

BERK - Şiirde anlam, benim hep sorunum olmuştur. Türk şiiri anlam illetine bağlıdır. Anlamsa, şiirin dörtte üçünü yıkar. Türk şiiri hep, nasıl anlatacağından çok ne anlatacağıyla yüklüdür. İlk okunuşta anlaşılıveren şiir, beni hiç ilgilendirmemiştir. Anlamdan çok şiirin sezdirmesini, duyurmasını, imlemesini isterim. Her şiir çeşitli anlam katkılarıyla donansın isterim. Şairler sözcüklerin gölgeleriyle yazarlar.

- Siz aynı zamanda Komet'in 'Suç Ortaklarım' sergisindeki ressamlardansınız.

BERK - Evet, Komet'in benden istediği el kadar bir desendi. Kırmayarak gönderdim. Sergilere katılmıyor, ressamlığımı gizli tutuyordum. Resmim sergilenmeden satıldı ve sergi salonunun sahibi beş resim daha istedi. Böylece İstanbul'da koleksiyoncularım olduğunu öğrendim.


'Resim keyif verir'

- Şair İlhan Berk, ressam İlhan Berk'i nasıl anlatır?

BERK - Ben resim yaparken dünyanın en mutlu insanıyım, bana keyifler verir. Şiirse beni cehennemin dibine boylatır. Oradan da kıpırdayamam.

- Bu on günlük, ilk Amerika gezinizi bir dizeyle değerlendirmenizi istesem?

BERK - Uyandırdım Hudson'ı, dönüp duran olduğu yerde.

Aynı akşam Hudson Irmağının kıyısında bir Türk restoranında söyleşimizi sürdürüyoruz ve İlhan Berk, Sait Faik 'ten Abidin Dino 'ya, Ahmet Arif 'ten Cummings 'e, anılarını bizimle paylaşıyor. New Jersey'de yaşayan değerli piyanistimiz Ayşegül Durakoğlu , kitabının çevirmenleri Önder Otçu, Murat Nemet Nejat ve öykülü geceler ekibinden Elif Özmenek 'le Cem Baza 'nın da katıldığı bu son gecesinde, kitabın çevirmeni ve eleştirmen Önder Otçu, neden İlhan Berk'in şiirlerini çevirdiğini şöyle anlatıyor: ''Türk şiirinin gerçek imge gücünü, Amerikalı okura tanıtmayı amaçladım. Bu noktada, Murat Nemet Nejat'ın yine Talisman tarafından önümüzdeki ay yayımlanacak Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 'nde belirttiği 'eda' kavramı da, Berk şiirinin Amerika'da tanınmasında önemli bir kanal oluşturacaktır.''




'Grinin en güzel kenti'

- ''Her şairin bir kenti olması gerekir'' diyorsunuz bir söyleşinizde. On günlüğüne geldiği kültür kenti New York'u nasıl anlatır İlhan Berk?

BERK - On günlüğüne vize istedim, on yıllık verdiler. New York üzerine şiir yazmak istiyorum. Şiirin adı da 'New York' ya da 'Çamur Ayaklı Dev' olabilir. New York yeryüzünde grinin en güzel kentidir. Gri beni mutlu etti. New York üzerine ilk anda aklıma gelen, New Yorkluların zamanı bilmedikleri, kullanmadıkları. Oysa bizim gibi ülkeler için zaman her şeydir. Anladım ki, zaman daha çok yoksul ülkelerin kavramı.

- Ece Ayhan'ın ''Çok özgün bir anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse ilginç bir Ankara şiir olayı. Sivil şiir'' diye tanımladığı İkinci Yeni'nin ilk günlerini anlatır mısınız?

BERK - İçinde yaşadığım bu akımın pek çok şeyini ben bile bilmeden yaşadığımı öğreniyorum her gün. Geçenlerde bir TV konuşmasında, Muzaffer Erdost , İkinci Yeni'nin isim babasının ben olduğumu söyledi. Ben bunu bilmiyordum. Ulus gazetesine bu akımın adı sorulduğunda Muzaffer'in yanındaymışım. İlhami Soysal da, gazete bağlanacağı için hemen bir isim vermemi istemiş; ben de, Orhan Veli şiirini düşünerek ''İkinci Yeni'' demişim. Erdost'un çıkardığı Pazar Postası öncülük etti bu harekete. 1953'te o zamana kadar yazdığım şiirlerin tam karşıtı olan ''St. Antoine'ın Güvercinleri'' diye bir şiirim Naim Tirali 'nin Yenilik dergisinde çıktı. Bu şiir o zamana kadar yazdığım bütün şiirlerimin inkârıdır.

Bu arada Cemal Süreya 'nın ''HaHaHa'' şiiri Mülkiye dergisinde çıktı ve Edip Cansever, Turgut Uyar şiirleri devam etti. İkinci Yeni olayında benim asıl yaptığım dili bozmamdır.

Bunda da İncil'in Türkçe çevirisinden esinlendim. Bu aralarda sürrealizme de ilgim vardı, şiirsel dil demek, sürrealizmin büyük eğilimlerinden birini yakalamak demektir ve ben şiiri arayarak buldum, ama şiiri ararken dile de eğildim.




Şiirde anlam...

- Bu anlamda, şiirinizdeki çokanlamlılıktan söz eder misiniz?

BERK - Şiirde anlam, benim hep sorunum olmuştur. Türk şiiri anlam illetine bağlıdır. Anlamsa, şiirin dörtte üçünü yıkar. Türk şiiri hep, nasıl anlatacağından çok ne anlatacağıyla yüklüdür. İlk okunuşta anlaşılıveren şiir, beni hiç ilgilendirmemiştir. Anlamdan çok şiirin sezdirmesini, duyurmasını, imlemesini isterim. Her şiir çeşitli anlam katkılarıyla donansın isterim. Şairler sözcüklerin gölgeleriyle yazarlar.

- Siz aynı zamanda Komet'in 'Suç Ortaklarım' sergisindeki ressamlardansınız.

BERK - Evet, Komet'in benden istediği el kadar bir desendi. Kırmayarak gönderdim. Sergilere katılmıyor, ressamlığımı gizli tutuyordum. Resmim sergilenmeden satıldı ve sergi salonunun sahibi beş resim daha istedi. Böylece İstanbul'da koleksiyoncularım olduğunu öğrendim.


'Resim keyif verir'

- Şair İlhan Berk, ressam İlhan Berk'i nasıl anlatır?

BERK - Ben resim yaparken dünyanın en mutlu insanıyım, bana keyifler verir. Şiirse beni cehennemin dibine boylatır. Oradan da kıpırdayamam.

- Bu on günlük, ilk Amerika gezinizi bir dizeyle değerlendirmenizi istesem?

BERK - Uyandırdım Hudson'ı, dönüp duran olduğu yerde.

Aynı akşam Hudson Irmağının kıyısında bir Türk restoranında söyleşimizi sürdürüyoruz ve İlhan Berk, Sait Faik 'ten Abidin Dino 'ya, Ahmet Arif 'ten Cummings 'e, anılarını bizimle paylaşıyor. New Jersey'de yaşayan değerli piyanistimiz Ayşegül Durakoğlu , kitabının çevirmenleri Önder Otçu, Murat Nemet Nejat ve öykülü geceler ekibinden Elif Özmenek 'le Cem Baza 'nın da katıldığı bu son gecesinde, kitabın çevirmeni ve eleştirmen Önder Otçu, neden İlhan Berk'in şiirlerini çevirdiğini şöyle anlatıyor: ''Türk şiirinin gerçek imge gücünü, Amerikalı okura tanıtmayı amaçladım. Bu noktada, Murat Nemet Nejat'ın yine Talisman tarafından önümüzdeki ay yayımlanacak Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 'nde belirttiği 'eda' kavramı da, Berk şiirinin Amerika'da tanınmasında önemli bir kanal oluşturacaktır.''


 

Special Issue: "Alternative Perspectives on Turkey’s Cinematic Landscape"

INTERVIEW with Pelin Esmer, director of THE PLAY
By Buket Sahin, Moon and Stars Project
(Phone interview, Chile and Brazil, September 2006)

" Theatre never ends. We have suffered, but our children will not, ," was the optimistic statement made by nine Turkish countrywomen at the end of the play "The Outcries of Women." Their performance was a result of intense preparations, which transformed their own tragic stories into a play under the supervision of the local schoolmaster. This is the first time these women share their stories…

Q:: How did THE PLAY change the daily lives of these women and their relatives? Are you still in touch with them? Are they aware of the growing success of THE PLAY?

A: It would be wrong to say that their daily routine changed much; most of them are still working in farms or on construction sites while three of them are currently managing coffee shops in a southern Turkish village. That being said, one of the women, Ummiye has started a new theater group in Mersin, the city closest to the village, and is writing and directing her own plays. The rest are still doing theatrical productions in the village with the help of Hüseyin, the principal of the elementary school in the village. Some of their husbands joined the theatre troupe as well. Although being active in theatrical productions in their village has affected their lives, the most important change has been personal growth. For example, their composure conveys more self-esteem and self-contentment. They have a better sense of themselves. Also, relatives who were initially not very supportive of their endeavors have had a change of heart. They are very proud. I tell the women (and their relatives) about all the festivals that I attend and awards received. They were also able to come to Istanbul to attend the movie’s premiere. Two of them joined me at the Human Rights Festival in San Sebastian, Spain, as well.


Q: You have said that the nine women involved in theatre in their own village would have written and produced a play regardless of whether or not you had made this documentary. “I wanted to shoot a fiction-like documentary rather than a documentary-like fiction film, without trying to be invisible but quietly integrating myself in their lives at that very village, at that very moment and with the very people experiencing this…

The language of documentary, in contrast to the language of film, requires the filmmaker to enter other people’s lives, their hopes and fears, loves and hates and then to go out and resurrect them on the screen. The challenge is engrossing and often intoxicating. While it lasts, it can take over your every waking moment.”

Did you really feel that you entered these people’s lives in Arslanköy in that sense before shooting THE PLAY? Having majored in sociology, did you observe their lives as a typical yoruk (nomad) woman and compare them to other women in southeastern Turkey?

A: I immediately went to their village to meet these women after reading in newspapers that they were trying to put on a theatrical production. I first spent 3-4 days with them in the village with the objective of meeting them, of introducing myself and seeing whether they or I would both be enthusiastic about the project of making a documentary about them preparing, writing, and producing their own play. I did not shoot much during the first trip. I used this time to get to know and understand them better. These were the only days we spent together before the shooting began. Three weeks later I went there with a small crew of three including myself to start the project exactly when they commenced with their own preparations.

Even though I studied sociology and loved it, I made this film as a filmmaker rather than as a sociologist. Of course, studying sociology helped me. But I focused more on distinct aspects of their characters and tried to tell their stories using a cinematic language. Rather than jumping to conclusions, I preferred to ask questions in order to learn more about their lives. Even though I was aware that their nomadic origins made them special particularly in terms of their need for independence and freedom, I never perceived them as representative of any group. For me they were these nine wonderful women who had found a great man helping them to tell their story. And I was dying to tell their stories.. They could be any one of us.

Q: THE PLAY your first feature documentary, has been screened at over twenty festivals worldwide. It was embraced as universal, with a cinematographic maturity by critiques and appraised as “…boisterously insightful, hilarious and socially relevant in equal measure, and the perfect antidote to today’s crop of dryly crusading, good-for-you documentaries. Not to be missed…” by New York Magazine. As a young and promising director, how do you explain this success and how do you see yourself in today’s modern Turkish cinema? What are the leading difficulties of independent filmmaking in Turkey? In the future will you focus only on documentaries, or are you planning on expanding into other areas of filmmaking as well?

A: Thank you very much. Even though at first glance one might say that this is a film about some specific women from a small Turkish village, I tried to make a film that the audience from any part of the world, man or woman, living under whatever conditions, could relate to and could foster questions about stereotypes.

At the moment I am more interested in things that don't change, the traits that are common in every human being. I try to ask questions rather than underlying the differences and stereotypes with which we operate. I like to see differences as details of life, not something to be scared of. So, I assume that my approach to these women--by not labeling them, by trying to tell their story as a more universal one rather than as an authentic one--helped audiences relate to their own lives.

In Turkey many young directors are trying to do their first or second films, documentary or fiction under varied conditions. Some get more funding; some make their films with the help of digital technology that has really democratized the cinema medium. At the moment there is enthusiasm in the film sector, but the main difficulty is finding the necessary funding. We all try to find other ways to make our films by trying to keep the film budgets small. The Ministry of Culture provides some support as well as sponsors. For example I started this film with a very tiny budget that my co-producer and I put together, and then I gradually managed to get support from the ministry and Danone firm.

Young people try to get support from private and corporate sponsors, the government, or they seek funds from abroad. I think there is also increasing interest in independent cinema and young independent filmmakers in Turkey from Turkish producers who can help films reach an audience. I'd like to make both documentaries and fiction depending on the subject.


Q: THE PLAY won the best documentary filmmaker award at the Tribeca Film Festival this year, an event that is the heart of the American movie industry. This is indeed a great accomplishment for a young Turkish woman director. How did you think the Tribeca Film Festival and New Yorkers received the film?

A: Even though I really cannot stand to watch my film any more, having watched it thousands of times, I watched the film with the New York audience. I was curious about where and how they would react. They seemed to be into the film and reacted very openly. I really enjoyed the question and answer session after the screening. I was very happy to see that after the film finished they remembered all the characters by heart even their Turkish names.

Q: What are your short and long-term projects both as a director and as a lecturer?

ANSWER: I am working on a script of a fiction project I have had in mind for awhile. This will take some time. I am not in any hurry. In the meantime I am also developing some ideas for different documentary projects. At the moment I am not teaching at a university but I would like to continue in the near future since I enjoy sharing ideas and experiences with young students.


Pelin Esmer (b. Istanbul, 1972) received a degree in sociology from Bosphorus University. She participated in Turkish director Yavuz Ozkan’s film workshop, worked as an assistant director in a number of Turkish and foreign film productions, and directed a documentary, Koleksiyoncu (The Collector). She has received numerous awards for her documentaries in European, Turkish, and U.S. festivals including the Rome Independent Film Festival in 2004. She also received the 2006 Tribeca Film Festival award for Best New Documentary Filmmaker. She is currently a lecturer on documentary filmmaking at Kadir Has University’s Department of Film, Radio, and Television in Istanbul.

Her most recent documentary, “Oyun” (The Play) was recently shown at the Tribeca Fiilm Festival and is part of the Moon and Stars Project 2006 Turkish Film Festival. The documentary focuses on the lives of nine women living in the village of Arslanköy situated in the Taurus Mountains near Mersin. To lighten the burden of their daily lives, they congregate at a school to write, produce, and perform a play working under the watchful and curious gaze of the village men. The end result is a play (The Outcries of Women!) which recounts their personal lives and struggles.


Bir Gitar: Bülent Ortaçgil

 

“su olsam ates olsam
göklerdeki günes olsam
konusmasam, tas olsam
yine de oynar misin benimle?…”


Moon and Stars Project organizasyonu tarafindan her sene düzenlenen geleneksel MAYFEST kapsamindaki ilk New York konseri icin gelen Bülent Ortaçgil ve birbirinden degerli müzisyen dostlari perdesiz gitar’da Erkan Ogur; bass’ta Erdal Akyol; davul’da Cem Aksel ve klavye’de Baki Duyarlar grubunun mutlu mihmandari olarak New York City’i ilk kesfetme gününde, oybirligiyle müzisyenlerin mekkesi sayilan 48. sokaga variyoruz heyecanla.. Sam Ash’ten “alinacaklar” listesi var herkesin elinde.. Williamsburg’de “Laila Lounge” da biten günün sonunda cok sansli hissediyorum kendimi. Zira, herkesin aylardir dörtgözle bekledigi konser öncesi efsane Erkan Ogur; Cem Aksel ve Erdal Akyol’u bu bohem ama sevimli venue’de izliyorum sahnede! Konser günü, Lincoln Center civarindaki Merkin Concert Hall’u tamamen dolduran coskulu ve sabirsiz cehreleri görmek beni iyice heyecanlandiriyor..!

“Müzigim pek eglenceli, neseli degildir. Hep uzak bir seye, ulasilmaz bir hedefe özlem vardir. Dingindir, hüzünlüdür, enerjisi vardir ama. Bir seyler anlatmak ister, ama bunun ne oldugunu ben de tam bilemiyorum, ama bir sey söylemek isteyen bir müzik bu; sözle degil de müzikle, duyguyla...” diyen ve tüm seyircilerin nefeslerini tutarak dinledikleri Erkan Ogur’u tek kelimeyle nasil ifade edersin diye soruyorum grubun cin elemani Baki Duyarlar Junior’a Backstage’de bütün telase arasinda:

“PEYGAMBER!” diyor aydinlik yüzüyle duraksamadan..

Her sarkinin bitiminde seyircilerin çoskulu alkislarina inanilmaz bir mütevazilikle “Çok naziksiniz, sagolun” .. diyerek herbir sarkisiyla nostaljik ve güzel diyarlara götürüyor Ortaçgil ve arkadaslari biz gurbettekileri..

Konser bitimi aletleri otele yerlestirdikten sonra yüzlerinde yorgun ama mutlu ifadeleriyle Ortaçgil, Duyarlar ve Akyol’la birlikte alisilmamis bir pazar mahmurlugunu yasayan upper east side’de; Woody Allen’in favori mekanlarindan Elaine’e dogru yürürken, ertesi gun New York’tan ayrilacak böylesine güzel ve özel insanlarla bu çok sevdigim sehri duyumsamanin dayanilmaz mutluluguyla gülümsüyorum...

48. sokakta baslayip Village, SoHo ve Merkin Concert Hall’da sürdürdügümüz soylesiyi; sanal olarak Jazz Cafe’den Ortacgil’in asistani sevgili Asli sayesinde devam ettiriyoruz:

SORU: Moon and Stars Project organizasyonu tarafindan her sene düzenlenen geleneksel MAYFEST kapsamindaki ilk New York konseriniz. Hatta NY’a ilk gelisiniz. Dört gün gibi kisa bir süre için gelmenize ragmen nasil hissettiniz bu sehri? “Filmlerde gördügümüz gibi bir New York” sözlerinize eklemek istedikleriniz?

ORTAÇGIL: Evet, May Fest nedeniyle New York'a ilk kez geldim. Uzun yillar önce, çocukken ABD'de 1 yil kaldim. O zaman ABD, oyuncaklar ülkesiydi benim için. Sonra, '95 de Houston ve New Orleans'ta çaldim. Oralari zengin, rahat ve gelismis kirsal yerler olarak degerlendirdigimi ancak yasanacak yerler gibi hiç düsünmedigimi söylemeliyim. New York ise çok çarpici dogrusu! Amerikalidan baska her ülke insaninin doldurdugu, büyük, yüksek ama zevkli ve sanatla ugrasan her çesit insan için çagdasin yasandigi (hemde aninda) çok hos bir yer. Simdiye kadar günü 20 saat yasayan kentler görmüstüm. 24 saat yasayan bir kenti ilk kez gördüm.


SORU: Ilk albümünüzden bu yana 30 sene geçmesine ragmen, Türk pop müziginin en “influential” isimlerindensiniz. Ortaçgil müzigi hangi degisimlerden geçti bu süreçte? Ortodoks Ortaçgilcilerin sadikligini nasil açikliyorsunuz?

ORTAÇGIL: 30 yil süresince herseyde oldugu gibi benim sarkilarimda da degisimi gözlemek mümkün. Yasam zaten böyle bir sey. Daha çetrefil seyleri anlatma arzusu, daha gelismis müzikal ifadeleri kullanma, daha mükemmelci çalma gibi süreçleri yasadim. 'Sarki yazma'ya durusum pek degismedi ama. Yine kullandigim, ugrastigim sözel temalar benzesik. Yaptiklarimi begenen insanlar bu durusun pek degismedigini görmekten memnunlar. Yasam insani bir yerden alip, bambaska bir yere firlatabiliyor. Solcuyken sagci, klasikseverken avant-gardçi ahlak polisiyken hersey mübahçi hale dönüsüveriyor insan. Bendeki degisimlerin bu denli kesin olmamasi dinleyiciye güven hissi veriyor.

SORU: ‘50lerden beri NY’ta yasayan ve daha önce müziginizi hiç dinlememis degerli müzisyenimiz Ilhan Mimaroglu’na bile “Beklenmedik bir sekilde dünya çapinda avantgarde bir caz olayina dönüstü” dedirten konserinizdeki ilgiyi nasil degerlendirirsiniz? Konserlerinizde birbirinden degerli müzisyenleri birarada görüyoruz. Süregelen bir Ortaçgil büyüsümü bu?

ORTAÇGIL: Beni, müzisyenler kitlelerden hep daha çok sevdiler. O nedenle her zaman çok iyi müzisyenlerle çaldim. Dünya seviyesindeki arkadaslarimin sarkilarimin her kosulda yasatilmasi gerektigine inançlari tamdi ve beni hiç yalniz birakmadilar. Erkan, Gürol, Cem, Baki ve arada sirada onlarin yoklugunda yerlerini alanlar sarkilarima müzikal katkida bulundular. Bazen dogaçlama bölümler yapariz. Bazen egleniriz. Bazen rockçu bazen cazci kesiliriz. New York'ta da biraz avant-gardçi olmustuk. Sevgili Mimaroglu'nun övgüsünü almak da cabasi...

“Kennedy’nin vuruldugu yillarda baslar Amerika’da Avantgarde müzik” .. Ilhan Mimaroglu’nun bu sözlerine Baki Duyarlar ise ayni sürecin Türkiye’de Deniz Gezmis olaylarina parallelligini vurgulayarak devam ediyor..
SORU: Yasadigi dönemi mizahsal ama hümanist bir duyarlilikla sorgulayan ve herbiri sanki bir dogaçlamaymis hazzini veren liriklermi yönlendiriyor müziginizi yoksa?

ORTAÇGIL: Her sarkici biraz kendini yazar sanir dersem fazla abartmis olmam. Kimi zaman bir cümle bir sarki yazdirir. Bazen melodik kurgusunu çözersiniz de aylarca söz yakistirmaya ugrasirsiniz. Ama bence en kolayi her ikisini birlikte yazmaktir (Söz ve müzik).

“Bozburun” sarkisi öncesinde “Umarim sizinde Akdenizde bir köyünüz vardir” diyerek sessizligin en güzel tanimini usta’dan dinlerken üçüncü kusak bir yörük kizi olarak bizim toros köyünün sessizligini duyar gibi oluyorum gözlerim dolu...

SORU: Istanbuldaki Ortaçgil; yilinin büyük bir bölümünü geçirdigi akdeniz köyündeki Ortaçgil’i nasil anlatir?


ORTAÇGIL: Bozburun köyü ruhumun di-üretigi gibidir. Istanbul stresleri, temposu, sürekli performans, kalabalik, trafik, 'mutlaka yapmaliyim'lar, 'yarin sunu görmeliyim'ler hepsi bir kenara konulur; yerine karsitlari gelir. Bol zaman boslugu yasamak bana üretim keyfi verir. Deniz, temiz hava, balik ve komsu zevklerde dionizyak bir Ege/Akdeniz yasaminin piyangolaridir.

SORU: Diyalektik tavrinizi en güzel ifade eden “Bu su hiç durmaz” sarkinizdan tutunda protest söyleminin güzel örnegi “Mavi Kus” a kadar birçok bestenizde alisilmadik bir çocuksuluga ve paradoksa kulak veriyoruz. Bu dengeyi nasil koruyor Ortaçgil? Hem müziginde, hem de siirinde?

ORTAÇGIL: Beni; herseyi çözmüs, dünyayi kavramis, düsle gerçegi dengelemis, kisiligi oturmus ve taslasmis, yanlis yapmayan biri gibi görenler yanilirlar. Sarkilarimda benim gibidir. Tabi ki çocuksu ve paradoksal.



 

TÜYAP KITAP FUARI 2003'ten notlar
ve bir Öykücü/Yayinci Portresi:
ERDAL ÖZ
Kasim, 2003 Istanbul ziyaretimde Urfa dönüsü , ayni sabah, solugu büyük bir coskuyla Istanbul'un taaaa bir ucundaki Kitap fuarinda aliyorum. Öykücü babamla, sevinçle, kol kola gittigimiz gençligimin Taksimdeki küçük ama sevimli mekanindan 12 yil sonra, kitap fuarini bu kez yeni ama görkemli yerinde, bir gurbetçi ve "Öykülü Geceler" gözlügüyle ziyaret ettigimde, önce bir karisik duygular seli aliyor usumu.. Ne güzel diyorum, nihayet okumaya basladik(mi?).. Deli divane, bir standdan digerine kosuyorum, gözüme çarpan , sevgiyle dokundugum kitaplarin hepsini almak, NY'taki öykü sever dostlarima göstermek için.."Bakin ne aldim, kime imzalattim".. diyerek utanmadan nispet yaparcasina.. ayni anda da fuardaki öykücülere, yayincilara "bizim Öykülü Geceler'i duydunuz mu, hani okyanusun taa ötesinde, daha çok genç ama umutlari büyük" diyebilmek.. kim bilir belki bir gün bizde bir kitap fuari düzenleriz oralarda diyebilmek... Duygular o kadar yogun ve renkli ki.. coskularimi göz ardi etmem gerekli ve sakin ol buket diyorum kendi kendime; Tunus'lu uzun yillar içeride yatmis Ahmet Othmani'nin katildigi "Hapishaneden Çikmak" konulu bir bir panelde buluyorum kendimi..

Kitap ve gazete okumanin bir düsünce sucu olarak algilandigi üniversite yillarimin büyük sevinci, heyecani Kitap Fuarinda anilarimla bas basayim.. Fuara özel düzenlenen uzun mu uzun belediye otobüsü yolculuklarimda okuyan yüzler ve içleri kitap dolu posetleri görmek ayri bir mutluluk..

Yaklasik 360 yayinevi ve sivil toplum kurulusunun katilimiyla düzenlenen Istanbul Kitap Fuari'nin bu yil ki "Onur Yazari" Sayin Tahsin Yücel ve ana temasi "Kent Kültürü ve Istanbul". Sevdigim, hep gurbetini çektigim sehir.. içinden deniz gecen sehir. Adasim Buket Uzuner'in dedigi gibi..

Kaynak yayinlarinda 1914 dogumlu çok degerli bir Sümerolog olan Muazzez Ilmiye Cig'i kitaplarini imzalarken görüyorum ama gözlerime inanamiyorum.. Babamin bütün kitaplarini yolladigi "kizim mutlaka okumalisin, Anadolu'yu bu kitaplarla daha iyi anlayacaksin" dedigi ve kaynak Mitoloji kitaplarimin yazari Muazzez Ilmiye Çig. !! Heyecanla siraya giriyorum son çikan kitabini yegenime imzalatmak için. Kendisine, NY' da yasadigimi söyleyince "Bende gecen hafta geldim oralardan, Nyack'teki kizimin yanindaydim, eee peki bir Öykülü Geceler kutlamasi vardi , gidebildiniz mi" deyince, dilim tutuluyor ve sonradan anlasiliyor ki Sevgili Güngör Mimaroglunun davetlisi olarak gecemize katilmis.. Bende bir sevinç, ben öykülü gecelerimizi birilerine anlatmaya çalisirken, Muazzez hanimdan dinlemek çok özel...

***

Donelim fuarimizin istatistiklerine: Istanbul'un kent kültüründe önemli bir yeri olan TÜYAP Istanbul Kitap Fuari'nda bu yil da genis bir konu yelpazesi içinde düzenlenen konferans, söylesi, ödül töreni ve açik oturum gibi 215 kültür ve edebiyat etkinliginde yaklasik 750 yazar, sanatçi, bilim adami, gazeteci ve politikaci konusmaci olarak yer aliyor. Gönül istiyor ki hepsine katilabileyim, bütün yazarlarla tanisabileyim, bütün ama bütün kitaplari okuyabileyim, sindire sindire.. gurbette degil, burada Istanbulumda.. babamin Göztepe'deki evinde.. edebiyatin ve babamin öykücü dostlarinin yeni kitaplarinin konusuldugu kahvalti soframizda çayimi yudumlarken..

TÜYAP her yil oldugu gibi bu yil da çesitli ülkelerden degerli yazarlari konuk olarak agirliyor;Ahmed Othmani (Fransa), Olivier Roy (Fransa), Zeruya Salev (Israil), Catherine Cusset (ABD), Dacia Maraini (Italya), Hanan Avvad (Filistin), Mahmoud Darwish (Filistin), Ann Smith (Isveç), Cristina Sarbu (Romanya), Roy Mottahedeh (ABD), ve Thomas Matthaeus Müller (Almanya) ..

TUYAP Kitap Fuari kapsaminda Edebiyatçilar Dernegi'nin düzenledigi "Öykü Günleri'yle Dünya Öykü Günü'yle; Öykü Hayatimizin Neresinde" konulu panele katilan öykücüler, öykünün son dönemlerde ataga kalktigini belirtiyorlar..




'Savassiz bir Dünya için baris kültürü"

"Edebiyat insanin ve doganin çogalmasindan, savas kisirlasmasindan beslenir.... Edebiyat demokratiktir, savas anti-demokratiktir" Ankara da Mayis ayinda düzenlenen 2003 Öykü günlerinde bu yilin ana temasi "Savassiz bir Dünya için baris kültürü" olarak belirlenmis ve her yil onur ödüllerinin de verildigi Öykü günlerinde, bu yilki ödül Erdal Öz'e verildi. Can Yayinlari'nin sahibi yazar Erdal Öz bu ay ki "Ayin Portresi" konugumuz. Kendisini nadiren çocuklugumun Kuzguncuk yillarinda hemen hemen her hafta sonu annem ve ablamla teyzeme yaptigimiz geleneksel ziyaretlerde görürdüm. Enistem Bekir Yildiz'la ayni apartmanda otururlardi, bir nevi edebiyatçi apartmaniydi Temelli apartmani! Sadece nefes kesen bogaz manzarasi degil, apartmana kisilik katan sakinleriydi Temelliyi özel kilan.. En üst katta Erol Toy, altinda Erdal Öz ve oyun arkadasim kizi Senem.. Yine Temeli'nin sakinlerinden Cem Yayinevinin kurucusu Oguz Akkan'in Rusya'daki kitap Fuari dönüsü teyzemin salonundaki koca masasinda Fazil Hüsnü Daglarca'yla coskuyla harmanladigi Rus çaylarini unutamam.. Sayin Erdal Öz'le Can yayinlari standinda basladigimiz bu söylesiyi okyanus ötesinden sanal olarak devam ettiriyoruz:

"Hep insani ele aldim. Insandir edebiyatin ana kaynagi ve amaci"

*****

Kitapçilarin ve fuarlarda stand açan yayincilarin ortak fikri Türkiye'de kadin okurlarin erkek okurlari hizla solladigi! '97 Kitap Fuari ertesi bir degerlendirmenizde; son yillarda kizlarin fuara erkeklerden çok daha fazla ilgi gösterdiklerini söylemistiniz: ''Bu yalnizca bizim standda degil, tüm fuarda gözlemledigim bir olgu. Nedenlerine gelince, yetisme çaginda kizlar erkeklerden daha zeki oluyorlar, erkeklere oranla daha hizli gelisiyorlar. Sonra hala erkek toplumu oldugumuz için, erkekleri okul disinda oyalayacak çok daha fazla sey var, kizlarinsa ortak mekanlari az.''.. NY'taki "Öykülü Geceler" okurlarina 2003 Tüyap Kitap fuarini yayinci gözüyle okuyucu profili açisindan yeniden degerlendirir misiniz?


Bir yayinci olarak, okurlarimizla ancak kitap fuarlarinda karsilasabiliyoruz. On bes yildir Tüyap Kitap Fuarlarina Can Yayinlari olarak katiliyoruz. Gördügüm: gerçekten de okurlarin dar gelirli kesimden geldikleri. Ortalama yüzde 80'inin bayan olusu. Bayanlarin ülkemizde erkeklerden daha çok okudugu, daha basarili oldugu bir gerçek. Ama erkek egemen toplum olusumuz, kadinlarin yönetimde yer almasini engelliyor. Özel kesimde, pek çok is yerinde bayan yöneticilerin en tepelere çiktiklarini, erkeklerden daha basarili olduklarini açikça görüyoruz. Bayan yazarlarin, erkek yazarlardan daha çok, daha basarili olduklari da gözle görülür bir gerçek. Bu yüzden, gelecek günler için umutluyum. Gerek siyasal partilerde, gerekse Büyük Millet Meclisi'nde bayan temsilci sayisinin azligi, dedigim gibi erkek egemen toplum olusumuzdan hâlâ vazgeçemedigimizi gösteriyor. Müslüman bir toplum olusumuzun da bunda büyük payi olsa gerek.

***


Kadin veya erkek, Türkiye'de genel okur sayisinda da artis var. Haluk Sahin Radikal Gazetesi'ndeki köse yazisinda söyle demisti: ''Türkiye 1970'lerde bir kitap patlamasi yasamisti. Bu donemde özellikle sol teori kitaplari ile bazi edebi yapitlarin ilk baskilari 10 binin altina düsmüyordu. Siz ise bu konulari bir kültür sosyologu gözüyle yorumladiginizda "o tarihlerde kitaplarin üçte biri Istanbul'da, üçte biri memur ve ögrenci kenti Ankara'da, üçte biri da Anadolu'da satiliyordu. Kitapçi dükkanlari küçüktü ve tezgahlar okura kapaliydi'' demistiniz. Yine ayni yazida söyle bir tespitiniz var: ''Kitap okurlarindaki patlamanin en büyük kaniti korsan yayinlarin çogalmasi. Demek ki büyük talep var!''.. Günümüzde daha da yayginlasan ve Tuyap Kitap fuarinda, Yasar Kemal, Orhan Pamuk gibi yazarlarimizin da katildigi bir panelde islenen bu olguyu nasil degerlendiriyorsunuz?

Bu yilki TÜYAP Kitap Fuari'nda, 'korsan kitaplar' konulu panele, adlari önceden duyuruldugu halde ne yazik ki Orhan Pamuk da, Zülfü Livaneli de katilmadilar. Yasar Kemal ile Deniz Kavukçuoglu'nun katildigi paneli BESAM baskani Alpay Kabacali yönetti. Konusmacilar arasinda bir tek yayincinin bile bulunmamasi biraz tuhafti. Bu yüzden de konusmalar, sorunu gerçek boyutlariyla ortaya dökmekten uzak kaldi. Ama dinleyici sayisinin çoklugu hostu. Ben, dinleyicilerin pek çogunun korsan kitap okuru oldugu kanisindayim. Bu konuda da okurlari suçlamiyorum. Çünkü Türkiye'de kitap okuru, orta tabaka. Yani dar gelirliler. Memur, küçük esnaf, ögrenci, isçi. Onun da cebindeki para artik üç bes kitap almaya yetmiyor. Korsan kitabin bu ölçüde yayginlasmasinin ardinda, yasanan ekonomik çöküntü yatiyor. Bir de devletin bu konudaki aldirmazligi; belki de destegi. Çünkü 'kültür', ülkeyi yönetenlerin pek hosuna gitmez. Yönetilenlerin, yönetenlerin düzeyinin üstünde olusu, egemen gücü her zaman korkutmustur. Tek parti döneminden beri bu böyledir. Okumayan, az okuyan, az düsünen kalabaliklar, her zaman yönetimin isini kolaylastirir çünkü.

***

Katilma sansini buldugum ve büyük bir zevkle izledigim, 'Anilar Neden Yazilir, Neden Okunur" temali düzenlediginiz ve yönettiginiz panelde katilimcilar Nazli Eray, Erdal Öz, Adnan Binyazar, Osman Sahin, Semih Balcioglu 'ydu. Zaman zaman, hepsinin kendi içlerine daldigi ve dinleyicicileri de peslerinden sürükledigi anlar yasandi. Panel de bahsettiginiz 70li yillar Ankara'sinda periyodik olarak gözaltinda bulundurulan yayinevinize olan baskiyi ve hatta Osman Sahin'in sahsiniza yolladigi bir mektubun içeriginden dolayi sorusturma bile geçirdiginiz 70lerden bu yana olan kültürel bozulmayi degerlendirmenizi istesem?

70'li yillar, güzel, günesli günlerin ardindan bastiran karanlik günlerin, aylarin, yillarin yasandigi dönemdir. Daha açik söylemek gerekirse, 12 Mart dönemi, ülkeyi karartan dönemin miladidir. Sonra daha da acimasizca 12 Eylül dönemi geldi. Pisliklerini hâlâ temizleyemedik. Bu çirkinliklerden hoslananlar olmali ki, onca yönetim kadrosu degisti, ama ellerine geçirdikleri gücü, aydinlik yarinlar için kullanmaya kalkismadilar. Toplum olarak hâlâ bunun acilarini çekiyoruz. 12 Mart dönemiyle birlikte tam bir aydin kiyimi basladi. Gerçi bu yeni bir sey degildi, ama özellikle 1960'larin getirdigi özgürlük havasi, düsünce özgürlügünü de birlikte getirmisti. Bu gelismenin korkulu bir dönem getirmekte oldugunu gören egemen güçler, bunu önlemek adina baskili dönemin kapisini bir anda açiverdiler. Özgürlükten yana, demokrasiden yana, soldan yana kim varsa, ne varsa, silip yok etme dönemi, silâhin da esliginde bir anda baslatiliverdi. Tutuklamalar, öldürmeler, idamlar, iskenceler, korkutmalar... Totaliter rejimin, fasist yönetimin her türlü olanagi kullanildi. Bunun yetmedigi görülünce de 12 Eylül darbesiyle amaca daha kesin ulasildi. Simdi bu yikintilarin altindan kalkmaya, üstümüzdeki pislikleri, tozlari, çamurlari temizlemeye çalisiyoruz. Özellikle 12 Eylül, kesin bir okur erozyonuna ugratti ülkemizi. Ama yavas da olsa gençlik eski diriligini kazanmaya çalisiyor. Egitim yollarinin bütün tikanikligina karsin, bu uyanis sürüyor. Yillar önce kitaplar on'ar bin, bes'er bin basilirken, bugün bin'er, iki bin'er basiliyor belki ama, okur sayisinda yavas da olsa bir artis oldugu açikça görülüyor. Korsan kitaplarin bu kadar yayginlik kazanisi da bunun bir göstergesi.

***

"Alli Turnam" adli kitabimi 1976 yilinda yazmistim. Sovyetler Birligi'ne yaptigim bir geziden bende kalanlardi. Anlatisima öykü tadi da katmistim. Birkaç kez basildi bu kitabim. Ama bir gün Berlin Duvari yikildi. Bu duvarla birlikte yillardir verilen onca kavganin sonunda elde edilen kazanimlarin, sevinçlerin, umutlarin tümü de bir anda yikiliverdi. Bu bir rejimin de yikilisiydi. O günden sonra bu kitabimi bir daha basili görmek istemedim. Ama eksik de olsa, gördügüm onca güzelligi özledim. O görüp anlattigim güzellikler gerçek gözlemlerimdi. Küresellestigi söylenen, gerçekten de küresellesmenin bütün pislikleriyle kirlenen bu dünyanin karsiti bir dünya düzeni elbette kurulacaktir. Bu kitabimi, "Bir Gün Yine Alli Turnam" adiyla, yeniden kurulacak daha kusursuz, daha güzel bir dünya düzenini özleyerek, birtakim eklerle yeniden yayimliyorum"

Istanbul'daki Can yayinlarinin sanal dünyasindaki "Yazarlarin Mutfagindan" New York'taki Öykülü Geceler'in sanal mutfagina söylemek istedikleriniz?

Tek yönlü küresellesmenin sikintisi bütün dünyada yasaniyor. Tek takimla oynanmaya çalisilan bir futbol, basketbol ya da voleybol maçi oynaniyor. Ortada bir yarisma olmayinca, bir denge kalmayinca dünya nasil, ne yönde dönecegini bilemiyor. Böyle bir dönemden geçiyoruz. Artik eski dönemlerin geçildigi, asildigi, dünyanin baska bir saskinlik dönemini yasadigi bir gerçek. Ama, diyalektik mantik, bu gidisin yürümeyecegini, nasil olacagi simdiden kesin bilinemese de, yeni bir düzenin kaçinilmazligi seziliyor. Ben umudumu yitirenlerden degilim; olamadim. Umutsuz bir yasam olabilir mi? Umutlarini yitiren bir yazarin yapacagi tek sey ancak intihar olabilir: Hemingway gibi, Stefan Zweig gibi, Pavese gibi.

Selâm, sevgi
ERDAL OZ
19 Kasim 2003
...
Buket's not: Bu roportajin uzerinden tam iki yil gecmisti ve Erdal Oz bizleri kirmayarak, Oykulu Geceler'in 3.yildonumu icin Turkiye'den onur konugumuz olarak New York'a geldi. 2005'in son gunlerinde ise Istanbul'daki evinde Can yayinlari yazarlari onuruna verilen yemege davetliydik babamla. Vefatindan sadece 3-4 ay once..
o guzel gunden bir hatira.. 



Bir Ressam: ORHAN TAYLAN

Painter & Sculptor of WOMAN & PEACE...

A Bodrum & Asmalimescit Interview... 

"An experienced artist will keep at a distance from his success. He will not let it predominate his work. Because success is conservative and stagnant. It is a plot against the development of an artist. An artist will not give up his freedom for that." Orhan TAYLAN

I have this unspeakable passion on Taylan's colors -  seems to me that he has a great sensitivity to color.( I certainly feel his colors are very dominantly soft, yet romantic. I understand that he uses a mixture of representational and abstract styles by using oil colors on a simple acrylic base with a special brush… Honestly, the blues & shades of redness touch me quite deeply and awake all my wonderful memories from my last trip in Spring - 2002 to Bodrum's fish villages on Aegean coast where I had the privilege to visit his workshop.. I can secretly peek at his workshop in the back of his house and say that one of the things he is doing passionately is painting, in a way, to balance the conditions surrounding us in which we lose our "ordinary lives – as he does on his each morning & night in Bodrum days, whether picking up his fresh fish from a neighboring bay with his innocent looking but mighty boat or simply pouring his glass of raki under his grapevined garden cardak with utmost breathtaking view of Aegean Sea and not surprisingly accompanied with balladic songs of Thesalloniki.. ." I am trying to elaborate on his note,  "Where exactly is the mystery of a painting hidden? In the painting or in the painter?".. and I silently agree that some things cannot be communicated with lengthy explanations and are best left unspoken..




- You started a controversial debate regarding the painter's pricing of his works should be same whether purchased from his own workshop or from a privately owned gallery… What are the biggest challenges you face each day as an artist in today's politically & economically challenged Turkey, specially on verge of documentary painting?

Since the military coup in 1980, we have been facing the nationalist and with the last form of government is a Islamic governments. These conditions forced me and the artists sharing my political view, to stay away from government supported organizations, official galleries run by Minister of Culture, various private organizations and TV art-shows favoring political view of these governments  ..

Due to my reputation, they are not interested in my works neither! But, at the end, this conflict creates limitations on my professionalism, but at the same time it helps me focusing as an active alternative artist in a constantly producing art environment.


 

- How does your artistic expression help with those challenges?


- Unless there are dramatic conditions such as being in a war; I try not to exaggerate the atmosphere of my paintings. I try not to be overly dominated and carried away with such extremes except conditions like being in a war.. I try to sensitize my work atmosphere and not being influenced by any potential temporary conditions. Yes,  I want my works to be democratic & alternative, yet remain intellect  and prevail as cooler heads..

 


- Historically, paintings depict illusionary themes, such as landscapes, seascapes, cityscapes or figurative images. At one time paintings were being referred to as windows to the world. Your paintings invite the viewer to enter into female body and reach beyond their illusions. In a sense, they are more like a Looking Glass than windows. In your Gallery booklet, you mentioned that your mentors are the  masters from the culture that you grew up in, not necessarily the acclaimed art masters of Europe. If you could meet any artist alive or dead, who would you choose?         

- I'd say Jackson Pollock. He had quite intense connections with Mexican leading artists and then was influenced from Picasso, and other European painters post the famous drippings period. However, I believe there is a big drama for why he returned back to his further searches on design. It would be so wonderful to chat all about this with him and open a bottle of whiskey.

- What are your thoughts on contemporary art? Who will have an influence in 100 years time?

- Art history contents many periods. Some reached their peak levels for maybe twenty-thirty years but then gradually disappeared. I believe that the move we name 'Contemporary' will be one-day remembered as a deviance as well. Let me be clear on this comment by framing it within its political boundaries. Contemporary art is another form of hostile takeover in world of art through globalism and monopolization of international corporate governance in our modern days. This governance has been creating a GLOBAL art environment that can be easily manipulated and directed through the curators of Art-Gallery ownership's controlled and chosen by corporate holding incorporations which as a result lost its interaction & connection with intellectuals and  sincere art loving public. I believe that eventually this manipulated and hostile situation will be replaced by a truly democratic-global art environment...


- Which one came first? Your initial art discipline was painting and later experimented in Sculpture.  Your career has spanned many different mediums - painting, design, revolutionary poster publishing, sculpture - which do you prefer to work in mostly? And, how did you develop such a diverse creative
background?

- Neither in Eastern Art, nor in pre-renaissance European Art;  artists did not limit their works just with painting or sculpturing . Generally speaking, an intellect artist can not limit himself with any form of art. Any well-educated artist will interact with politics, science, physics as well as art itself and will keep creating. Isn't this the most natural and awesome result of being an artist? I believe that human being's  curiosity and talents has no limits and therefore I also use different mediums of art, not only limited to one kind of technique or use of material.


- Excitingly, I've noticed a number of references to breathing in your paintings. The matter of breathing is something to be understood.I feel some of your paintings are like form of praying for female body! Another phrase of yours I've made a note of is "Mysteries of lives lived in our bodies." That part, "lived in our bodies" ˜I find that very interesting. All that "sculpting the body," and so on, I'd say it reflects the obsession with surfaces you mentioned earlier and not really an interest in the body itself, strangely enough. Certainly not being present in the body, as you say. (or am I speculating?) And when I think about it as you're talking...what model do we have in our society that would lead us toward ourselves in the way you're speaking about..? I think these things are not easy to articulate. Which leads me to this question: What is it that painting can do that words can't?

- This is the hardest "QUESTION" I've been ever asked in my life! Due to its challenging content, I will not easily pass on it. (However, I have to work more on this question later on).  Words can create strong images in our brains that never existed before. However, the paintings will enrich and add new meanings to these unclear images existing visually in our dreams, memories and fantasies. This is all I can say for now regarding this question that actually I could write a book on it. I am thankful to you for providing me such an interesting questionnaire..




 



 

 

 

 

 

Copyright of Buket Şahin. All rights reserved.

All photographs and text appearing on this site are the exclusive property of Buket Sahin and may not be reproduced, copied, downloaded, stored or manipulated in any way without written permission.

 

Buket's "F" Stop
NEW YORK / ISTANBUL

United States